|
Doç.Dr.
Necati DEMİR
TRABZON YÖRESİNDE “KURT DEDE” ve TARİHÎ BAĞLANTISI
Yıllardır sürdürdüğümüz “Karadeniz
Bölgesi Dil, Tarih ve Kültür Araştırmaları”
çalışmalarımıza Trabzon yöresinde devam ederken karşımıza
dikkat çekici bir konu çıkmıştır: Kurt Dede.
Saha araştırmalarımız sırasında önemle
üzerinde durduğumuz konulardan biri de sülâlelerdir. Sorumuz:
“Köyünüzde hangi sülâleler vardır, bunlar bu yöreye nereden
gelmişlerdir?” Bu soruya aldığımız cevaplar çok büyük bir
bilgi birikimi durumuna gelmiştir. Orta ve Doğu Karadeniz
Bölgesi’nin nüfus örgüsü, hayal bile edilemeyecek bir biçimde
ortaya çıkmıştır. Bu ayrı bir konu olup ileride bilim
dünyasıyla paylaşılacaktır. Daha ilgi çekeni ise “Kurt Dede”
ile ilgili olanıdır.
Trabzon’da, Beşikdüzü yakınlarından denize
dökülen Ağasar ırmağının doğusundan Rize sınırına kadar olan
bölgenin hemen tamamında “Köyünüzde hangi sülâleler vardır,
bunlar bu yöreye nereden gelmişlerdir?”sorusunun ikinci
kısmına aldığımız cevap şudur: “Buraya ne zaman geldiğimizi
bilmiyoruz,
‘Kurt
Dede’miz zamanında gelip yerleşmişiz.”
Biz bu cevabı ilk duyduğumuzdan itibaren
konu üzerinde özellikle durduk:
Kaynak şahısların verdiği bilgilere göre
“Kurt Dede”, dedenin dedesinin dedesinin dedesi... Ya da daha
önceki dedeler. Yani en eski dedeleri. Bu durum hemen hemen
hiç istisnasız bütün sülâleler için geçerlidir.
Kurt Dede, Derleme Sözlüğü
hazırlanırken Maçka’da tespit edilmiş ve: “dedenin babası”
manası verilmiştir[1].
Mehmet Bilgin, Gümüşhane Yağmurdere’ye bağlı Boğalı, Arpalı
köylerinde iskân eden Kuman Türklerinde de aynı ifade ile
karşılaşmıştır. Köylüler, arazilerinin mülkiyetinin Kurt
Dede’den bu yana kendilerine ait olduğunu söylemişlerdir[2].
Peki kimdir bu Kurt Dede?
Kurt, Türklerde kutsal bir hayvandır. Çin
kaynaklarında Türklerin atalarının kurtlar olduğuna dair pek
çok rivayet bulunmaktadır[3].
Kurt, Köktürk Devleti bayrağında simgedir.
Köl Tigin yazıtının üst kısmında kurttan süt emen çocuk
heykeli bulunmaktadır[4].
Kurt, Oğuz Destanı’nda da geçmektedir.
Tuman Han bir kurdun gecenin sis ve fırtınalı geçeceğini
söylediğini duyar. Kurdun bu öngörüsüne göre tedbir alır.
Gerçekten de o gece hava yağmurlu ve fırtınalı geçer. Önceden
tedbir aldıkları için zarara uğramazlar[5].
Tobarlardan (Tabgaç) Mu Ş’ung, kendisini
esir eden düşman askerlerinin elinden kurtulduktan sonra Tanrı
tarafından gönderilen bir kurdun arkasına düşmüş ve
kurtulmuştur[6].
Dede Korkut’a göre kurt yüzü mübarektir. O, ayrıca bir
habercidir[7].
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde yüzlerce örnek ortaya
çıkabilecektir. Dolayısıyla kurt, Türk kültüründe ve devlet
hayatında da önemli bir yere sahiptir[8].
Türk kültüründe Kurt Ana ve Kurt
Ata (>Kurt Dede) olmak üzere iki motif
bulunmaktadır. Kurt Ana’nın kaynağı şu iki efsaneye
dayandığı tahmin edilmektedir:
Köktürklerin kurttan türediklerine dair
şimdiye kadar Çin kaynaklarında tespit edilebilen iki efsane
bulunmaktadır. Bunların birincisi özetle şu şekildedir:
Rivayete göre (Köktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai’de yani Batı
Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleketin
askerleri tarafından bir erkek çocuk hariç hepsi kılıçtan
geçirilmişti. Bu çocuğun da kolları ve bacaklarını kesip bir
bataklığa atmışlardı. Dişi bir kurt gelip ona yiyecek getirmiş
ve çocuğu büyütmüştür. Bu arada Lin devleti çocuğun yaşadığını
duymuş ve asker göndermiştir. Kurt kutsal ruhlar yardımıyla
haber almış, çocuğu alıp bir mağaraya sığınmıştır. Bu
mağaranın ortasında çok geniş bir ova vardır. Kurt burada on
erkek çocuk doğurur. Dışardan kızlar getirerek evlenirler.
Böylece nüfusları artar, ovaya sığmaz duruma gelirler. Dağı
eritirler ve başka bir kurdun kılavuzluğunda bu ovadan çıkarak
dış dünyaya açılırlar[9].
Diğer bir efsaneye göre ise Türklerin ilk
ataları on sekiz kardeştir. Çinlilerin Cou (Chou) Sülâlesinin
resmî tarihinde geçen “Göktürklerin Kurttan Türeyişi Efsanesi”
şöyledir:
Türklerin ilk ataları on sekiz kardeştir.
Bu kardeşlerden en büyüğü A-ang-pu idi. Diğer birinin
adı ise İ-çi ni-sse-tu olup bir kurttan doğmuştur. Bir
düşman istilâsında kurttan doğan İ-çi ni-sse-tu hariç
herkes ölür.
Bir rivayete göre İ-çi ni-sse-tu yaz ve
kış tanrılarının kızlarıyla evlenir. O, tabiat üstü kudrete ve
özelliklere sahiptir[10].
Büyük bir ihtimalle yılı yaz ve kış diye ikiye
ayıran takvim buradan doğmuştur[11].
Diğer bir rivayete göre ise İ-çi ni-sse-tu’nun
on iki karısı vardır. Bunlar yaz ve kış
perilerinin (ilâhlarının) kızlarıdır[12].
Yılı on ikiye bölen takvimlerin kaynağı da bu efsane olmalıdır[13].
Yaz ve kış tanrılarının / perilerinin
kızlarıyla evlenen İ-çi ni-sse-tu’ya dayalı rivayetlerde sonuç
ortaktır. İ-çi ni-sse-tu’nun bu kadınların birinden dört
çocuğu dünyaya gelmiştir: Birinci çocuğun adı
Türk[14],
ikinci çocuğun adı Kırgız, üçüncünün ismi
kaydedilmemiştir[15],
dördüncüsü leylek olup uçmuştur[16].
Kurt Ata (<Kurt Dede) motifinin
kaynağı ise şu efsaneye dayandığı tahmin edilmektedir: “Koo-çı
Kağanı’nın çok akıllı iki kızı vardır. Bunlar o kadar
akıllıdır ki babaları onların ancak Tanrı ile evlenebileceğini
düşünür ve bir dağın başına götürüp bırakır. Kızlar uzun süre
Tanrı’nın gelmesini beklerler fakat gelmez. Bir süre sonra
tepenin çevresinde yaşlı bir kurt dolaşmaya başlar. Küçük kız
bu kurdu Tanrı sanır, gidip onunla evlenir. Rivayete göre Koo-çı
halkı, hükümdarın kızı ile kurttan türemiştir”[17].
Bu efsanelere / inanışlara bağlı olarak
Türk kültürünün yayılma alanlarında bir Kurt Ata ve
Kurt Ana motifleri ortaya çıkmıştır. Büyük Hun Devleti ve
Uygurların ataları olan Kao-çı çağında Kurt Ata
bulunmakta idi. Kuzey Doğu Sibirya’daki pek çok kabilenin
atası da erkek kurt idi. Orta Asya’daki bazı Türk boylarında
ise Kurt Ana ön plândadır[18].
Cengiz Han’ın ilk atası Börte Çino
yani Kurt Dede’dir. Bu geleneğin XIII. yüzyılda mevcut
olduğu ve halk arasında XIX. yüzyılda da anlatıldığı
bilinmektedir[19].
Trabzon ve yöresinde yaptığımız saha
araştırmalarında kurt motifinin çok canlı olduğunu gördük.
Kurt ile ilgili bu ve diğer inanışlar Trabzon ve yöresine Oğuz
Türklerinden çok önce gelip yerleşen Türk boyları tarafından
taşınmış olmalıdır. Gerçekte Türkiye’nin en önce Türkleşen
bölgesi, Trabzon ve çevresidir. Tarih içerisinde Hun
Türkleri, Bulgar Türkleri, Alanlar, Sabarlar, Hazar Türkleri,
Macar Türkleri, Uz Türkleri, Avarlar, Karluk Türkleri,
Kuman/Kıpçak Türkleri, Kırgız Türkleri, Peçenekler çeşitli
zamanlarda ve çeşitli sebeplerle Orta ve Doğu Karadeniz
Bölgesi’ne gelip yerleşmişlerdir. Bu yöre ile ilgili tarihî
kaynaklar[20],
eski yer isimleri[21],
mimarî eser kalıntılarından elde edilen bilgiler, Osmanlı
döneminde kaleme alınan Tahrir Defterleri[22],
Karadeniz Bölgesi ağız özellikleri[23],
insan yapısı[24],
sülâle isimleri, halk oyunları, halk mimarîsi, halk takvimi[25]
yani hemen her şey bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Kurt ile ilgili konular Orta ve Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde özellikle Trabzon yöresinde çok
canlıdır.
Bunlardan birisi de takvim, Yılsırtı /
Nevruz ve kurttur. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Yılsırtı
/ Nevruz ve Kurt bağlantısı ilgi çekicidir.
Tokat'a bağlı Reşadiye ilçesinin Demircili
beldesinde yaptığımız derlemelerde yılın iyi geçmesi için
kurdun Yılsırtı / Mart Dokuzu günü göle yattığına inanıldığı
tespit edilmiştir[26].
O gün havalar kurdun sırtını kurutabileceği kadar sıcak
olursa, kış sona ermiş demektir. Yağmur yağarsa, yani kurdun
sırtını kurutacağı kadar güneş olmazsa, kırk gün daha kış
olacak demektir.
Ordu'nun Ulubey ilçesine bağlı Şeyhler
köyünde ilgi çekici bir inanışlar zinciri tespit edilmiştir.
Bu köyün ilk kurucusunun Şeyh Abdullah isimli bir zat olduğu
bilinmektedir. Tarihî kayıtlara göre bu kişi bölgenin
fatihlerindendir[27].
Köye yerleştikten sonra bir değirmen yaptırır. Bu değirmen
çeşitli zamanlarda yıkılmış, her defasında aynı yere
yapılmıştır. Bu ve çevre köylü olanlar durumu bildikleri için
değirmene aşırı özen göstermektedirler. Bunlardan biri de her
yıl mart ayının dokuzuna rastlayan gününde (Nevruz), bir yıl
içinde doğmuş çocuklarını bu değirmene getirip değirmen
oluğunun altında yıkamalarıdır. İnanışa göre kurtlar Yılsırtı
/Mart Dokuzu sabahı suya girip yıkanmaktadır. Burada yıkanan
çocuğa kurt gücü geçeceğine, çocuğun güçlü olacağına ve
hastalanmayacağına inanılmaktadır.
Buna benzer uygulamalara Terme ilçesine
bağlı Oğuzlu köyünde; Giresun'un Şebinkarahisar ilçesinin bazı
köylerinde ve Trabzon'un Şalpazarı ilçesinin Geyikli
beldesinde de rastlanmıştır. Bir yıl içerisinde doğmuş
çocuklar, Yılsırtı / Mart Dokuzu'nda köyün kenarından akan bir
dereye götürülür ve dere suyu ile yıkanır. Yıl boyunca suya
giren kurt ve diğer yabanî hayvanların gücünün suya, oradan da
çocuğa geçeceğine, bunun da çocuğun sağlığını olumlu
etkileyeceğine inanılır[28].
Trabzon’da Ağasar ırmağının doğu tarafında
kalan yörede Mart Dokuzu ile ilgili en yaygın inançlardan biri
kurt ile ilgilidir. Mart Dokuzundan dokuz gün önce yani martın
biri ile dokuzu arasındaki süreye kurt kızanı
denilmektedir. İnanışa göre martın birinden mart dokuzuna
kadar olan dokuz günde kurtlar kızan olup çiftleşirler[29].
Kurtların Mart Dokuzu’nda çiftleştiğine
inanıldığı için bu günde evlenenlerin ömür boyu çocuklarının
olmayacağına inanılmaktadır. Evli çiftlerin bu güne dayalı
çocukları olursa sakat doğacağı da bir başka inançtır[30].
Trabzon'a bağlı Yomra ilçesi ve çevresinde
ise Yılsırtı/Mart Dokuzu’nda kurtların bayram ettiğine, bu
yüzden bu günde evlenen çiftlerin çocuklarının olmayacağına
inanılmaktadır[31].
Günümüzde Çaykara, Sürmene, Köprübaşı ve
Tonya ilçelerinde Kurtoğlu sülâleleri bulunmaktadır. Bunun
bir yansıması olsa gerektir ki Trabzon merkez ilçe, Akçaabat,
Araklı, Arsin, Beşikdüzü, Çarşıbaşı, Çaykara, Dernekpazarı,
Düzköy, Hayrat, Köprübaşı, Maçka, Of, Sürmene, Tonya,
Vakfıkebir ilçe ve köylerinde yüzlerce ailenin soyadı Kurt’tur.
Yine Trabzon merkez ilçe, Akçaabat, Arsin, Beşikdüzü, Çaykara,
Sürmene ve Vakfıkebir ilçe ve köylerinde Kurtoğlu
soyadını taşıyan yüzlerce aile oturmaktadır[32].
Nüfus mübadelesi sırasında Hıristiyan
olduğu için pek çok Kurtoğlu ailesinin Yunanistan’a
göçtüğü de bilinenler arasındadır[33].
Sonuç olarak Türk kültürünün binlerce
yıllık hafızasının Trabzon yöresinde pek çok konuda
korunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Trabzon ve çevresinde
Kurt Ana ve Kurt Ata motiflerinden, Kurt Ata’nın
canlı kaldığı anlaşılmaktadır. Korkut Ata’nın Dede
Korkut’a dönüştüğü gibi bu bölgede Kurt Ata, Kurt Dede’ye
değişmiş ve bu biçimiyle korunmuştur. Tesadüfe bağlanamayacak
yalnızca bu durum bile Trabzonluların tartışılmaz ve muazzam
bir kimlik kartını göstermeye yetmektedir.
Türk kültürünün binlerce yıllık duyuş,
inanış ve hafızasının Trabzon yöresinde canlı olması ve
korunması gerçekten dikkat çekicidir. Kurt Dede
inanışının yanında Orta Asya bağlantılı pek çok kültür unsuru
Trabzon ve çevresinde canlı bir biçimde yaşamaktadır. Bu
durumu dikkate alarak bütün kültür araştırmacılarını Trabzon
ve çevre illerde araştırma yapmaya çağırıyoruz.
*
Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim
Üyesi-Sivas
[1]
Derleme Sözlüğü, C. VIII, TDK yay., Ankara 1975, s.
3010.
[2]
Mehmet Bilgin, Doğu Karadeniz, Serender yay.,
Trabzon 2000, s. 87.
[3]
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, TTK yay.,
Ankara 1993, s. 13-114.
[4]
Osman Fikri Sertkaya-Cengiz Alyılmaz, Mogolistan’daki
Türk Anıtları Projesi Albümü, TİKA yay., Ankara 2001,
s. 23-29.
[5]
A. Zeki Velidî Togan, Oğuz Destanı, Enderun
Kitabevi yay., İstanbul 1982, s. 57-58.
[6]
Akdes Nimet Kurat, “Göktürk Kağanlığı”, Türkler, C.
2, Yeni Türkiye yay., Ankara 2002, s. 52-53.
[7]
Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, C. I, TDK yay.,
Ankara 1989, s. 101-102.
[8]
Türk tarihinde ve kültüründe kurdun yerini gören XX.
yüzyılın alpı ve bilgesi Mustafa Kemal Atatürk, bu
konuya özellikle önem vermiştir. 1922 ve 1925’te
çıkarılan posta pullarının iki tanesinin üzerinde Bozkurt
resmi bulunmaktadır. 1927’de basılan 5 ve 10 liralık kâğıt
paranın bir yüzünü de Bozkurt süslemektedir. 1935’te
Atatürk’ün emriyle Bozkurt Sigarası çıkarılmıştır.
Döneminin Adelet Bakanı Mahmut Esat’a ve 1925’te Maarif
Vekâleti’nin açtığı bir yarışmayı kazanan Namık İsmail’e
Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir.
[10]
Efsane Pien-i-tien adlı Çin kaynağında geçmektedir. Bu
eserin Türklere ait bölümü Stanislas Julien tarafından
Fransızcaya çevrilmiştir: M. Stanislas Julien,
Documents Historiques Sur les Tou-kioue (Turcs),
Jurnal Asiatique, 1864, IV, s. 327-328; Lui mau-tsai,
Die Chinesicshen nachrichten zur greschischte der Ost-Turken
(T’u-küe), Wiesbaden, 1958, I, s. 5-6; Ögel, age, s.
25-29.
[11]
Baykal Gölü’nün Olkhon adasında bulunmuş çok eski bir
takım yıldızlar takvimine göre yıl, yaz ve kış biçiminde
ikiye bölünmüştür. Kyotto Üniversitesi Japon araştırmacı
grubundan Prof. Abe Takeo, yılın dönüşünü 28 Şubat - 21
Mart arasında olabileceğini söylemektedir. Ülkemizde
kutlanan Hıdırellez bayramının kaynağı bu bakımdan
incelenmeye muhtaçtır. Çünkü Tevrat’ta geçen İlyas’ın
“ilk” ve “yaz” kelimelerinin değişmiş biçimi olabileceği
konusunda pek çok bilim adamı görüş birliği içerisindedir.
Ayrıca İslâmiyet öncesinde darda kalanlara yardım eden ve
yol gösteren Bozkurt’un, Türkler İslâmiyeti kabul
ettikten sonra Boz Atlı Hızır’a dönüştüğü konusunda
ciddî görüşler bulunmaktadır. Başkurtların halk takvimi de
yılı ikiye bölen, yılbaşısı martın yirmi birine rastlayan
bir takvimdir. Başkurtistan’da derlenmiş aşağıdaki dörtlük
konuyu açıklamak bakımından ilgi çekicidir: Allah’ın
kudreti böyledir / Allah’ın kudreti böyledir / Bir altı
ayı yaz etmiş / Bir altı ayı güz etmiş. Tokat’ın Almus
ilçesine bağlı Ataköy'de derlediğimiz bir efsane de bizi
üzerinde durduğumuz efsaneye götürmektedir: “Guguk ile
Haguk iki bacıdır. Bunlar yaramazlık yaptıklarında
anneleri bunlara beddua eder. Haguk bir dağa guguk bir
başka dağa uçar. Bunlar yalnızca Yılsırtı / Nevruz günü
bir araya gelmekteymiş”.
[13]
Bu efsanenin izleri Kazak Türklerinin kullandığı bir
takvimde açıkça görülmektedir. Kazak Türkleri, yılbaşını
gece ve gündüzün eşit olduğu Nevruz günü sayıp bir yılı,
her biri otuz günden meydana gelen on iki aya bölerler.
Geriye kalan 5-6 günü her yıl takvime eklerler. Bu 5-6
günde ev değiştirmezler, düğün dernek yapmazlar, hayvan
kesmezler, yolculuğa çıkmazlar, misafir çağırmazlar, iyi
ve güzel davranışlar için Nevruz’u beklerler. Kırgız
Türklerinin eski yıl takviminin yılbaşı da gece ve
gündüzün eşit olduğu Nevruz günüdür. Yılı on ikiye bölen
takvimler konusunda daha ilgi çekici konular da göze
çarpmaktadır: Saatte asıl sayı on ikidir. Eski Türkler
günü on ikiye bölüp her bir bölümüne çağ adı vermişlerdi.
Yılın on ikiye bölünmesi de büyük ihtimalle Türkler
tarafından Avrupa’ya götürülmüş, hatta yılbaşı yine mart
ayı iken Sezar tarafından Hz. İsa’nın doğumu esas alınarak
ocak ayına alınmıştır. Ayrıca Hristiyan Gürcü ve Osetler
ocak ayına Başil (<Baş yıl), mart ayına da
Bayrım (<Bayram) demektedirler. Türkler yılları da on
ikiye bölmüşlerdir. Yılbaşı günü 21 mart olan On İki
Hayvanlı Türk Takvimi bunu açık bir biçimde ortaya
koymaktadır.
[14]
İ-çi ni-sse-tu’nun Türk adlı en büyük oğlu Chien-su
ve Şin dağlarında oturmaktadır. Bu dağların üzerinde A-ang-pu’nun
yıkılan devletine bağlı bir oymak da yaşamaktadır. Soğuk
olan dağda ıstırap çekiyorlardı. Türk burada ateşi
bulmuştur. Bunun üzerine diğer kardeşler birleşerek büyük
kardeşi başkan seçmişlerdir. Türk’ün on tane eşi vardır.
Bu kadınlardan doğan on çocuklar bir araya gelip yüksek
atlama yarışması yaparlar. Yarışmayı en küçükleri olmasına
rağmen Aşena adlı eşinden olan çocuk kazanır ve Şad
unvanını alır. Türk, Köktürk Devleti’ni kuran
Aşena ailesininin kökenidir.
[15]
İ-çi ni-sse-tu’nun ikinci oğlu Kırgız, A-pu-şu-i ve
Kien-şu-i ırmakları arasında bir devlet kurar; bu devlete
Ki-ko dendi. Üçüncü oğlu ise Çu-çe nehri
kenarlarına yerleşir. Türk kültüründe ve Nevruz’daki su
kültünün kaynağı, bu iki kardeşin devletlerini
akarsu kenarlarında kurması ve su ile ilgilerinden
kaynaklanıyor olmalıdır.
[16]
Nevruz ve leylek ilgi çekici bir bağlantıdır. Bu çerçevede
leyleğin bir kült olup olmadığı araştırmaya muhtaçtır.
Tokat ve Sivas yöresinde saha araştırması yaparken halk
takvimi, nevruz ve leylek konusunda elde ettiğimiz
bilgiler gerçekten dikkat çekicidir. Sivas ve Tokat
yöresinde tek örneklik arz edecek biçimde şunlar tespit
edilmiştir: Bu bölgeye leylekler Yılsırtı / Nevruz günü
veya birkaç gün önce gelmektedir. Leylekler gelirken yuva
yapacağı malzemeyi de beraberinde getirmektedir. Eğer
leyleğin ağzında, yuva yapma malzemesi olarak kemik varsa
ölümün, buğday başağı varsa bolluk ve bereketin, beyaz bez
varsa düğünün, çaput varsa kıtlığın çok olacağına
işarettir. Tokat'ın Karkın köyünde yaptığımız derlemede;
leyleklerin önce Turhal'daki Kesikbaş Türbesi'ne geldiği,
diğer bölgelere buradan dağıldıkları, leyleklerin ağzında
ne getirdiklerini öğrenmek için eskiden köyden Turhal'a
insanların gittiği bize aktarılmıştır. Yılsırtı / Mart
Dokuzu'nda lalek giliği (Leylek giliği) ismi
verilen bir çeşit küçük ekmek pişirilir. Leylek giliği
hamurunun suyu; yılan, çayan, akrep ve benzeri zehirli
böcekler gelmesin diye eve serpilir. Leylek giliği,
leyleğin canı diye komşulara da ikram edilir. Yörede
Yılsırtı/Mart Dokuzu günü leyleğin önemli bir yer tutması,
onların kutsal topraklardan göç edip buraya gelmesi inancı
ile ilgilidir. Gazi Antep’te yaptığımız saha
araştırmalarında leylek karşımıza daha ilgi çekici bir
durumda çıkmıştır. Kaynak şahsın anlattığına göre Nevruz
gecesi, gökyüzünde güzel bir leylek kız uçar. Onu
görenlerin bütün dilekleri kabul edilmektedir. Konya’da
derlenmiş şu tekerleme Nevruz günü söylenmekteymiş:
Leylek leylek havada / Yumurtası yuvada
/ Gelmiş bizim hayada / Ermiş iyi murada / Hacı leylek,
hacı leylek.
[17]
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1993,
s. 13-114; Altan Deliorman, “Bugünkü Mânâsı ile Bozkurt”,
Türk Kültürü, S. 55, Mayıs 1967, s. 472.
[18]
Ögel, age, s. 44-45.
[20]
İbn Bibi, El Evamirü'l-Ala'iye Fi'l-Umuri'l Ala'iye
(Selçuk-name) I, (Hazırlayan: Mürsel Öztürk), Kültür
Bakanlığı yay., Ankara 1996; Fahrettin Kırzıoğlu,
Kıpçaklar, TTK yay., Ankara 1992; Osman Turan,
Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi yay., İstanbul
1993.
[22]
M. Hanefi Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında
Sosyal ve İktisadî Hayat, TTK yay., Ankara 2002.
[23]
Zeynep Korkmaz, Bartın ve Yöresi Ağızları, Ankara
1994, s. 1-28; Necati Demir, “Karadeniz Bölgesi
Ağızlarında Kıpçak Türkçesi Özellikleri”, Bildiri,
Dördüncü Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı, İzmir
25-29 Eylül 2000; aynı yazar, "Karadeniz Bölgesi'nde
Peçenek ve Kıpçaklar", Trabzon ve Çevresi Uluslar Arası
Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu, Trabzon, 3-5 Mayıs
2001; aynı yazar, Karadeniz'in Güneyinde Peçenekler,
Türkler, C. 2, Yeni Türkiye yay., Ankara 2002, s.
709-713.
[24]
Salim Cöhçe, Doğu Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde
Kıpçakların Rolü", Birinci Tarih Boyunca Karadeniz
Kongresi Bildirileri, Samsun 1988, s. 477-484.
[25]
Bu konudaki çalışmalarımız yayımlanma aşamasına gelmiştir.
[26]
Derleme, 67 yaşındaki Kâni Yıldız'dan 15.2 2002'de
Reşadiye'nin Demircili beldesinde tarafımızdan
yapılmıştır. Derleme metinin tamamı yakında yayımlanacak
olan Tokat İli ve Yöresi Ağızları adlı çalışmamızda
yer alacaktır.
[27]
Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin
Kaynakları I, TTK yay., Ankara 1992, s. 365-366.
[28]
Necati Demir, “Orta Karadeniz Bölgesi’nde Nevruz (Mart
Dokuzu)”, Türk Dünyasında Nevruz, Dördüncü Uluslararası
Bilgi Şöleni Bildirileri, Atatürk Kültür Merkezi yay.,
Ankara 2001, s. 59-66.
[29]
Kaynaklara göre kurtların çiftleşme zamanı Aralık-Şubat
ayları arasıdır (Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları,
Ankara 1998, s. 747). Bu durumda, doğal olarak, akla ilk
gelen soru Trabzon yöresi halkı acaba kurtla ilgili Orta
Asya kökenli tarihî bir konuyu mu hafızasında tutmaktadır?
[30]
Bu bilgiler Tonya’nın Sayraç köyünde oturan ve okuma
yazması olmayan 64 yaşındaki Fatma Aydın’dan 26.7.2002’de
tarafımızdan derlenmiştir.
[31]
Bu bilgiler Yomra’nın Taşdelen köyünde oturan ve okuma
bilen 51 yaşındaki Mehmet İskender’den 27.5.2002 ‘de
tarafımızdan derlenmiştir.
[32]
Bu konuda geniş bilgi için bk. Türk Telekom, Trabzon
Telefon Rehberi, Kasım 2001.
[33]
Bu bilgiler Köprübaşı’nın Beşköy beldesi Yılmazlar
mahallesinde oturan ve okuma bilmeyen 73 yaşındaki Tayyip
Tuzcu’dan 30.5.2002’de tarafımızdan derlenmiştir.
|